|

Şanlıurfa, “Mozaikler Şehri”dir. İl genelinde, bir müzeye sığmayacak kadar, mozaik potansiyeli vardır. İlimizde şimdiye kadar 100 den fazla mozaik keşfedilmiştir. Urfa’ya ait mozaiklerin bir kısmı kayıp, bir kısmı meraklı kişilerin koleksiyonunda, kayda geçenler ise Şanlıurfa ve İstanbul Ayasofya Müzelerinde sergilenmektedir

MOZAİKLER ŞEHRİ ŞANLIURFA
Şanlıurfa, “Mozaikler Şehri”dir. İl genelinde, bir müzeye sığmayacak kadar, mozaik potansiyeli vardır. İlimizde şimdiye kadar 100 den fazla mozaik keşfedilmiştir. Urfa’ya ait mozaiklerin bir kısmı kayıp, bir kısmı meraklı kişilerin koleksiyonunda, kayda geçenler ise Şanlıurfa ve İstanbul Ayasofya Müzelerinde sergilenmektedir.
Büyük İskender’in istilasından sonra onun komutanlarından Seleukos Nichator I tarafından Urfa’da eski bir yerleşim üzerine Grek kültür ve sanatına uygun olarak M.Ö. 312-132 yılları arasında Seleukos Hanedanlığı kurulur. Yeni kurulan şehre İskender’in doğduğu kentin adı verilir. Yani Edessa Kenti. Edessa kentinde kültür ve sanat doruk noktasına ulaşmıştır. Edessa Krallığı, Urfa tarihi ve mozaik tarihi açısından büyük önem taşır. Şanlıurfa merkezdeki Halil’ür-Rahman Gölü’nün yanı başında, gecekondular altında kalan Antik Edessa Kentinin Grek kültür kalıntılarından en önemlisi çok renkli ve usta bir üslûpla yapılan Halepli Bahçede mozaiklerdir. Edessa Kenti, arkeolojik araştırmaları beklemektedir. Grek imparatorluk mozaik geleneği, M.Ö. 132-M.S. 244 yılları arasında hüküm süren Osrhoene Krallığı döneminde yerel bir üslupla devam etmiştir.
Bu antik kentin sınırları içerisindeki Halepli Bahçede, 2007 yılında yapılan kazılarda, günümüzden 3000 yıl önce Egeden, Karadeniz’e ve Anadolu’nun içlerine uzanan kültür havzasında, erkek egemenliğine karşı savaşan kadınların av sahnesi mozaiği bulundu. Savaşçı Amazon kadınları bu havza içerindeki devletlerin ve milletlerin mitoloji, tarih ve edebiyatında efsanevi olarak anlatılır. Halepli Bahçe Mozaiklerinde “Savaşçı Amazon Kraliçelerinin Mozaiğe Resmedilmiş Dünyadaki İlk Örnekleri”ne rastlanılmıştır. Uzmanlar, Halepli Bahçe Mozaiklerini mozaik tekniği, sanatı ve 4 mm2 ebadında Fırat Nehri’nin orijinal taşlarından yapılması ve benzeri özelliklerinden dolayı, dünyanın en kıymetli mozaiği olarak tanımlamaktadırlar.
Halepli Bahçe’de Şanlıurfa Valiliği imkânlarıyla Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi Başkanlığında ve arkeologlarımızın nezaretinde, ilk etapta 100 m2’lik mozaik gün ışığına çıkarılmıştır. Alanın tamamında tarama yapılıp varsa diğer mozaikler de ortaya çıkarılacak ve belki de buluntu yerinde koruma altına alıp sergilenecektir. Av sahnesi mozaiğinin kenar bordürlerinde, geometrik motifler, bitki desenleri, güvercin, kanatsız Eros, sincap, ördek, kaplan, keklik, ceylan ve tazı figürlerine yer verilmiştir. Mozaiği çevreleyen bordürün köşelerinde ise “Edessa Güzeli” diye kamuoyuna yansıyan, genç kız maskına yer verilmiştir. Ayrıca mozaiğin genelinde doğadaki tüm renklerin kullanılması, aynı rengin farklı tonları kullanılarak verilen gölgelendirmeler, kısacası renklerin zenginliği, taşların küçüklüğü, üst seviyedeki sanatın mozaiklere resmedilmesi görenleri büyülemektedir.
Ana sahnede dört amazon kraliçesi Hippolyte (Hipplüte), Antiope, Melanipe (Melanipe) ve Penthesileia (Pentesileya) savaşçı amazon kadınlarına özgü giysileriyle, tek göğüslü olarak at üstündeki av sahneleri tasvir edilip Grekçe isimlerine yer verilmiştir. Bu sahneler bugüne kadar rölyeflere resmedilmişti, kraliçelerin Grekçe isimleri ile yer aldığı av sahnesinin mozaiğe resmedilmesi dünyada ilk defa Urfa’da Halepli Bahçede ortaya çıkmıştır.
Ana sahnenin sol üst bölümünde Amazon Kraliçesi Hippolyte (Hipplüte), at sırtında elindeki kılıcı bir panterin boynuna saplamakta, köpeklerinden biri pantere, diğer köpeği ise kanatları açık vahşi devekuşuna saldırmaktadır. Daha önce kılıcıyla yaraladığı aslan ise Hippolyte (Hipplüte)’den uzaklaşmaktadır. Bu av sahnesinde leoparın ve aslanın korkusu, acı çekme hali, akan kanları ve gölgeleri başarıyla resmedilmiştir. Hippolyte (Hipplüte), Ares’in kızıdır ve antik dönemin en önemli kahramanlarındandır. Zeus’un üvey oğlu olan ve Herkül olarak bilinen Herakles, Hippolyte (Hipplüte)’nin altın kemerini almak için amazonlar ülkesine gitmiş ve onunla savaşa girişmiş, yapılan şiddetli çatışmada Herakles Hippolyte (Hipplüte)’yi öldürerek altın kemerini almayı başarmıştır.
Ana sahnenin sol alt bölümünde Melanipe (Melanipe) at sırtında elindeki mızrağı aslana saplamakta, köpeği ise aslana saldırmaktadır. Bu av sahnesinin sağında kırmızı meyveli bir ağaç ve hemen yanında kaya parçası üzerine tünemiş bir keklik başını geriye çevirmiş, olan bitenleri izlemektedir. Melanipe (Melanipe), Helenin oğlu Aiolos’un kızı olup antik dönemin bir diğer kahramanıdır ve Hippolyte (Hipplüte)’nin kız kardeşidir. Herkül olarak bilinen Herakles tarafından esir alındığı söylenilir.
Ana sahnenin sağ üst bölümünde adının yazıldığı bölümün korunamadığı için Antiope olduğu tahmin edilen Amazon Kraliçesi, elinde labrys diye bilinen iki ağızlı balta ile av sahnesine katılmakta, Ayı olduğu düşünülen hayvanla burun buruna gelmektedir. Halikarnas Balıkçısına göre iki ağızlı balta Anadolu’nun simgesidir. Antiope ırmaklar tanrısı Asaopos’un kızı olup antik dönemin bir diğer kahramanıdır. Amazon ülkesine gelen Tehescus (Teseus) tarafından kaçırılıp, Yunanistan’ın orta batı bölümündeki Atikka’ya götürülür. Savaşçı Amazon Kadınları Antiope’yi kurtarmak için Atikka’ya akın eder, şiddetli çatışmalar neticesinde ne yazık ki Antiope öldürülür.
Ana sahnenin sağ alt köşesinde adının yazıldığı bölümün korunamadığı için Penthesileia (Pentesileya) olduğu tahmin edilen Amazon Kraliçesi şaha kalkmış süslü bir at üzerinde, yayını germiş, okunu fırlatmak üzeredir. Önünde ise bir leopar ve ne olduğu henüz belirlenemeyen iki vahşi hayvan, ağızlarını açmış şekilde birbirileriyle boğuşmaktadırlar. Penthesileia (Pentesileya), Ares’in kızı olup antik dönemin en önemli kahramanlarından biridir. Troia (Troya) savaşında Troialıların yardım çağrısına Savaşçı Amazon Kadınları’ndan oluşan ordunun başında savaşa iştirak etmiştir. Penthesileia (Pentesileya), Antik dönemde yarı tanrı olarak anılan ve Aşil olarak bilinen Akhileus (Akhileus) tarafından öldürülmüştür.
Apollon ve Artemis Tapınağı, İzmir, Efes, Sinop, Samsun İli’ne bağlı Terme Çayı yanında kurulan Themiscyria gibi yerleşimler Amazon Kraliçeleri tarafından kurulmuştur. Yunan mitolojisinin en önemli unsuru olan Savaşçı Amazon Kraliçeleri Şanlıurfa’nın var olan kültürel mirasına bir katkıda bizden deyip, Şanlıurfa Halepli Bahçe’den tüm dünyayı selamlamaktadır.

GÖBEKLİTEPE
Göbeklitepe'de sürdürülen arkeolojik kazılarda, tarih öncesi yaşam ve uygarlığa geçişle ilgili yerleşik bilgileri altüst edecek buluntulara rastlanılmıştır. Göbeklitepe M.Ö. 9.500, günümüzden ise 11.500 yıl öncesine tarihlenen Neolitik Döneme ait bir yerleşim merkezidir. 80.000 m2’lik bir alanı kapsayan alan Kültür ve Turizm Bakanlığınca 1.derece sit alanı olarak ilan edilmiştir.
Neolitik dönemde başlayan ziraatla birlikte insanlar, ektikleri zirai ürünlerin mahsullerini almak için tarla civarında yerleşmeye mecbur kalmışlardır. İnsanoğlu, ilk kez bu dönemde, doğa ile ilişkisini kendi lehine çevirerek toplayıcılık ve avcılığı bırakıp, tarım ve hayvancılığa yönelmeye başlamış, yabani şekilde yetişen buğday, arpa, mercimek türü ürünleri deneme yanılma yolu ile ekmeye başlamışlardır. Böylece ziraatla birlikte yerleşik hayat da doğmuş, yerleşim yerleri buna bağlı olarak kurulmaya başlamıştır.
İlimizde özellikle tarihi Harran şehrini 30–40 km mesafelerle bir hilal şeklinde çevreleyen Göbeklitepe, Gürcütepe, Sefer Tepe, Karahantepe, Hamzantepe, Balıklı Göl çevresi Neolitik dönemin en önemli yerleşim yerleridir. Bu yerleşim yerlerinin tamamı M.Ö.9500 yani günümüzden 11.500 yıl öncesine ait 1. derece sit alanlarıdır. Hilvan ilçesine bağlı Kantara Köyü ile Süleyman bey mahallesi arasında Nevali Çori, Bozova ilçesine bağlı Şaşkan Köyü’nün kuzeyinde yer alan Kumartepe, Birecik İlçesi Mezra Beldesi batısında yer alan Teleilat Höyük ve Harran Bölgesinde keşfi bekleyen birçok höyük Neolatik döneme mimarı yapıların olduğu yerleşim merkezleridir.
Şanlıurfa il merkezinin 15 km kuzeydoğusunda, Karaharabe (Örencik) Köyü’nün 2,5 km kuzeydoğusunda yer alan Göbeklitepe, adını bölgede bulunan taş yatır mezardan almaktadır. İlk kez 1963 yılında İstanbul ve Chicago Üniversitelerinin karma projesinde gerçekleştirilen yüzey araştırmasında İstanbul Üniversitesinden Prehistorya Bölüm Başkanı Prof. Dr. Halet ÇAMBEL tarafından bulunmuştur. 1995 yılında Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI)’nden arkeolog Harald Hauptmann danışmanlığında yüzey araştırmaları yapılmış ve 1996 yılından buyana Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden arkeolog Doç. Dr. Klaus Schmidt danışmanlığında kazı çalışmalarına başlanmıştır. Göbeklitepe’de yapılan kazı çalışmalarının finansmanı Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından karşılanmaktadır.
Cilalı Taş dönemine yani çanak çömleksiz dönem diye tabir edilen neolitik döneme tarihlen Göbeklitepe yerleşiminin toplam alanı 80 dönüm yani 80.000 m2 alanı kapsamaktadır. 1996 yılından buyana her yıl kazılar yapılmaktadır.
Göbeklitepe’de bugüne kadar çapları 15 metreye varan daire biçimli beş alan ortaya çıkarılmıştır. Göbeklitepe’de bulunan eserler üzerinde yapılan bilimsel tespitlere göre M.Ö. 9.500 yani günümüzden 11.500 yılı öncesine ait bir yerleşme yeri olduğu tespit edilmiştir. Bugüne kadar yapılan kazılarda beş yapı katına rastlanılmıştır. Yapılan arkeolojik kazılar olağan dışı buluntuları ile dinsel/kutsal bir merkez olduğu kanısını uyandırmakta ve yorumlar hep bu yönde yapılmaktadır. Höyüğün çevresinde büyük kireç taşı ocakları yer almaktadır. Atölye ve işlik yeri olarak kullanılan ve bir aslan stelinin bulunduğu alandaki yapılar ana kaya üstüne oturmaktadır. Kazılarda ele geçen alet ve artıkların iyi kalitede çakmaktaşından yapıldığı anlaşılmaktadır. Bazalttan satır, havan, öğütme taşı gibi yüzey buluntularının yanı sıra kazıda, kazı bezekli taş kap parçaları gibi bazalt ve kireç taşından çok zengin çeşitlenmesi olan buluntular elde edilmiştir. Göbeklitepede çıkarılan ilginç buluntular arasında heykel çaları, timsahı temsil eden bir sürüngen kabartması, ağzı açık dişleri korkutucu bir şekilde betimlenen bir canavar kafası, erkeklik organı abartılı olarak tasvir edilmiş bir başka heykelcik o dönem insanlarının inançlarını yansıtan buluntulardır.
Göbeklitepe yerleşkesinde yapılan her keşif arkeoloji dünyasındaki mevcut bilgilerin yenilenmesine vesile olmaktadır.
1) Mimarlık tarihi insanoğlunun avcı ve toplayıcı toplumdan yerleşik topluma geçip mimari yapıların yapılmasını neolitik dönemle başlatır. Göbeklitepede bulunan 11.500 yıllık yapılar mimarlık tarihinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.
2) İnsanoğlunun tek tanrılı dinlerden önceki çok tanrılı döneme ait ilk tapınağı, M.Ö.5000 yılına tarihlenen Malta Adasındaki Tapınak olarak biliniyordu. Daha sonraki 2. tapınak ise M.Ö.4000 yılana ait Mısır’daki tapınaklar olarak kabul biliniyordu. Ancak, Göbeklitepe’de gerçekleştirilen kazı çalışması ile bu durum, 11500 yıl önce bu topraklarda ilk tapınağın olduğu gerçeğini ortaya koymuştur. Ortaya çıkartılan tapınağın, dünyanın bilinen en büyük ve eski tapınağı olma özelliğini taşıdığı bilimsel verilerle kanıtlandı. Göbeklitepe yerleşiminin tespiti ile bu bilgiler geçerliliğini yitirmiş ve insanoğlunun ilk tapınağının günümüzden 11.500 yıl öncesine tarihlenen Göbeklitepe Tapınağı olduğu ortaya çıkmıştır. Bu tespitler ise arkeoloji tarihinin yeniden yazılmasını beraberinde getirmiştir. Buluntular, taş çağında yaşayan avcı-toplayıcı insanların hayatta kalma, günlük gereksinimlerini gidermenin yanı sıra doğayı anlamaya çalışmışlar, doğaüstü güçlerin ya da tanrının/tanrıların varlığına inanmışlar, dinsel törenler için düzenli aralıklarla bir araya gelmişler. Bu dinsel törenlerde hep birlikte inançlarını simgeleyen hayvan ve insan kabartmalarıyla süslü tapınaklar, dev boyutlu dikili taşlar yapmışlar.
3) Göbeklitepe’deki dikili taşlar (T stelleri) üzerinde bulunan kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürleri, dünyada plastik sanatların ilk örneği olarak kabul edilmektedir. Kazı yerinde bulunan 16 destek ve kireçtaşı plakası üzerinde aslan, yılan, öküz, koç, tilki ve turna kabartmaları ya da bunların taşa kazınmış figürleri yer almaktadır. Tapınağı, ayrıca doğal boyutlarında, taştan oyulmuş yabandomuzu, kaplumbağa ve akbaba heykelleri süslemektedir. Kalıntılar, paleolitik çağdan (avcılık-toplayıcılık) neolitik çağa (tarımcılık ve hayvancılık) geçiş sırasında, insanların el becerilerinin ve sanatsal yeteneklerinin önemli ölçüde gelişmiş olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
4) Göbeklitepe yerleşim alanın daha da eski dönemlere ait olması yüksek bir olasılık olarak görülmektedir. Alt tabakalara ulaşıldığında kesin bir tarih ortaya çıkacaktır.
5) Göbeklitepe bulguları, uygarlığın bu topraklarda doğduğunu ve buradan dünyaya yayıldığını ortaya koymuştur.
 
Göbeklitepe 1
 
Göbeklitepe 2

Göbeklitepe 3

Göbeklitepe 4

Göbeklitepe 5

HARRAN
Harran Tarihi
Harran tarihiyle ilgili en doğru bilgiler arkeolojik kazılardan elde edilen buluntulara dayanmaktadır ve M.O. V bin yıldan beri kesintisiz yerleşim vardır. Harran adına ilk defa, Kültepe ve Mari'de bulunan M.Ö. aynı ait çivi yazılı tabletlerde "Harra-na" veya "Ha-ra-na" şeklin de rastlanılmaktadır. Suriye’de bulunan Ebla tabletlerinde ise Harran'dan "Ha-ra-an" olarak bahsedilmektedir. M.Ö. 18. yüzyıla ait bir Mari tabletinde; Harran'daki SiN mabedinde Hitit Kralı ŞUPPiLULİUMA ile Mitanni Kralı MATiVAZA arasında ay tanrısı SİN ile güneş tanrısı ŞAMAŞ'un huzurunda bir anlaşma yapıldığından bahsedilmektedir.
Bu tarihi belgelerden anlaşıldığına görc, Harran adı 4.000 yıldan beri değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Harran adı, Sümerce ve Akat'ça "Seyahat Kervan" anlamına gelen "Haran-u" dan gelmektedir. Bazı kaynaklar bu kelimenin kesişen yollar veya çok şiddetli sıcak anlamına geldiğini de kaydetmektedirler.
Harran, Kuzey Mezopotamya'dan gelerek batı ve kuzey batıya bağlanan önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunmaktadır. Bu özelliğinden dolayı Harran, Anadolu ile sıkı ticaret ilişkileri bulunan Asur'lu tüccarlarında önemli uğrak yerlerinden biri idi. Anadolu'dan Mezopotamya’ya Mezopotamya'dan da ı Anadolu’ya olan ticaret binlerce yıl Harran üzerinden yapılmıştır. Bu da zengin ve köklü bir kültür birikiminin oluşmasına neden olmuştur.
Harran; Ay, Güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı eski Mezopotamya putperestliğinin (Sabiizm) önemli merkezi olması yönüyle de ünlü idi. Bu nedenlerdir ki Harran'da Astronomi ilmi çok ilerlemiştir.
Asur, Babil ve Hitit devirlerinden beri Harran'da süregelen Sabiizm varlığını M.S. XIII. yüzyıla kadar sürdürebilmiştir. Bu nedenle Hıristiyanlar Harran'a Putperest şehri anlamına gelen "Hellenopolis" adını vermişlerdir. Dünyadaki üç büyük felsefe ekolünden birisi "Harran ekolü"dür. Harran’da birçok büyük bilgin yetişiştir. Devrin en büyük Matematikçilerinden,Tabiplerinden ve Yunan filozoflarının eserlerini Arapça’ya çevirenlerden 821 doğumlu sabit bin Kurra, Dünyadan Ay'a olan uzaklığı doğru olarak hesaplayan Battani (Avrupalılar Albetegni ve Albatainus derler), Yunan filozoflarının maddenin bölünebilen en küçük parçasının (atom) parçalanamaz olduğuna dair iddialarını kabul etmeyen, oysa bölünmez kabul edilen bu parçanın müthiş bir enerji ile parçalanarak Bağdat gibi bir şehri yıkabileceğini söyleyen ve böylece Atom'un mucidi sayılan Cabir bin Hayyan, Şeyhülislam İbni Teymiye Harran'daki okullarda yetişmiş dünyaca Ünlü bazı alimlerdir. Hanbeli Mezhebi’nin de önemli bir merkezi durumundadır.
Emevi hükümdarlarından II. Mervan, Harran'ı devletin başkenti yapmıştır. Emevi Yönetimi 750 yılında Abbasilere yenilerek Harran’da sona ermiştir. Abbasi hükümdarı Harun Reşit zamanında kurulan "Harran Üniversitesi" dünyada büyük bir ün kazanmıştır.
Fatımiler, Zengiler, Eyyübiler ve Selçuklular gibi İslam Devletlerinin yerleşmelerine sahne olan Harran, 1260 yılı başlarında Moğollar tarafından işgal edildi. 1272 yılında Moğollar burayı ellerinde tutamayacaklarım anlayınca Harran'ın Camiini, surlarım ve kalesini yıkıp yakarak kenti tahrip ettiler. Bundan sonra Osmanlı döneminde dahi Harran eski parlak günlerine bir daha dönemedi.
Harran, Cüllab ve Karakoyun ırmaklarının suladığı bir ovada kuzey Mezopotamya da kurulmuştur. Harran ovası bir ağ gibi su kanalları ile örülmüş bir tarım sahası idi. 1184 yılında Harran'ı ziyaret eden seyyah İbni Cübeyr, burasının gölgelik ve ağaçlık olduğunu, çeşitli meyve ve sebzelerin yetiştiğini ancak uzun süren bir kuraklık sonucunda da harap olduğunu söylemektedir.
13. yüzyıla ait seyahatnamelerde Harran'da 4 medrese (Üniversite), 1 Hastahane, 1 düşkünler yurdu ve 8 hamamın bulunduğundan söz edilmektedir.
Bugün Cüllab ve Karakoyun ırmakları kurumuş olduğundan, Han-an sudan ve yeşilden mahrum bir ovanın ortasında 5000 yıllık tarihi ile ayakta durmaktadır. Tipik evleri, höyüğü, kalesi, şehir surları ve çeşitli mimari kalıntıları, geceleyin gökyüzünde pırıl pırıl yıldızları ile turistlerin büyük ilgisini çekmektedir. Atatürk Barajı ve Urfa Tünelleri vasıtasıyla Harran Ovasına akıtılacak olan Fırat Nehri, Harran'ı tarihteki yeşil ve verimli günlerine kavuşturacaktır.

Harran evlerinden görünüm
HARRAN ADI
Harran adına Ebla, Kültepe ve Mari tabletlerinde; "Har-ra-na", "Ha-ra-na", "Ha-fa-an" şeklinde rastlanmaktadır. Arapça' daki "Harr" kelimesi ile de izah edenler vardır. Harran çok kısa bazı dönemlerde Carhai, İjakmessa ve Hellenopolis isimleri ile de alınmıştır.
HARRAN Hz. İBRAHİM'İN ŞEHRİ
Tarihçiler kentin Nuh Peygamber'in torunlarından Kaynan'a veya İbrahim Peygamber'in kardeşi veya amcası Harran'a bağlarlar. 13. yüzyıl tarihçilerinden İbn Şeddad, Hz. İbrahim'in Filistin'e gitmeden önce bu şehirde oturduğunu yazmaktadır. Bu nedenle Harran'a Hz. İbrahim'in kenti de denildiğini, Harran'da, İbrahim Peygamberin evinin adını taşıyan bir mescidin, onun otururken yaslandığı on.. taşın var olduğunu söylemektedir.

HARRAN EVLERİ
Harran'ın en çok ilgi çeken yanı külah biçimindeki kemik kubbeli tipik evleridir. Harran denilince hemen bu evler akla gelir. Harran harabelerindeki antik mimari kalıntılardan toplanan tuğlalarla köylüler tarafından yapılan bu evler, kare bir alanın üzerini örten külah biçiminde bir kubbeden oluşmaktadır. Yan yana gelen tek kubbeler iç kısımda kemerlerle birbirlerine bağlanmış ve içeride geniş bir oturma mekanı elde edilmiştir. Bölgenin iklimine uyumlu olan bu evler yazın serin kışın sıcaktır.
Harran'ın bu evlerinde tavukların daha çok yumurtladığı, at gibi bazı hayvanların daha uysal olduğu, kuru soğanların daha çabuk filizlendiğini, yiyeceklerin bozulmadığı halk arasında söylemektedir.
ŞEHİR SURLARI
Harran'ı çevreleyen yaklaşık 4 km. uzunluktaki şehir surları bugün görülebilir bir şekilde ayakta durmaktadır. 187 adet burcu bulunan surların; Batıda Halep Kapısı, kuzeyde Anadolu Kapısı (Rum Kapısı), doğuda Aslanlı Kapı, Musul Kapısı ve Bağdat Kapısı, güneyde Rakka Kapısı olmak üzere toplam 6 kapısı vardır. Bu kapılardan Halep Kapısı ayakta olup diğerleri yıkılmıştır.

Harran kalesi
HARRAN KALESİ
Kentin güneydoğusundan yer alan Harran Kalesi şehir surlarına bitişik olarak inşa edilmiştir. Çeşitli dönemlerde hükümdarlık sarayı olarak kullanılan üç katlı kale yer yer yıkılmış bir durumdadır. 1059 yılında İslam Devletlerinden Fatımiler tarafından restore edilerek yenilenen Harran Kalesinin esas inşa tarihi bilinmemektedir.
MECMA KAPISI
Han-an'ın kapılarından birinin adının MECM KAPISI olduğu kaydedilmiştir. Bu kapının üzerinde de şöyle bir sözün yazılı olduğu belirtilmiştir.
"MEN AREFE TE'ELLEHE" KENDİNİ BİLEN İLAHİLEŞİR.
AZER 'İN HEYKELLERİ
Bazı kaynaklar, Harran'da Hz. İbrahim'in babası Azer'e ait olan heykellerin olduğu 4 depodan bahseder

Harran ulu camii
FİRDEVS CAMÜHARRAN ULU CAMİİ
Harran Höyüğü’nün kuzey doğu eteğinde yer alan Ulu Cami, Emevi Hükümdarı LL. Mervan tarafından 744-750 yılları arasında yaptırılmıştır. Bazı kaynaklarda "Cami-el Firdevs" (Cennet Camii) veya "Cuma Camii" olarak da geçer. Harran Ulu Camii Anadolu'nun en eski, en büyük ve en zengin taş süslemeli camii idi.
Mihraba paralel üç sütun sırasıyla dört sahına ayrılmış olan caminin kubbesinin bulunmadığı, üzerinin tamamının ahşap çatıyla örtülü olduğu, bir yangın neticesinde bu örtünün çöktüğü arkeolojik kazıdan elde edilen buluntulardan anlaşılmaktadır.
Bugün caminin kitabeli doğu duvarı, kıble duvarı, mihrabı, cami İç mekanına giren orta kemeri ve kare gövdeli minaresi ayaktadır. Zengin taş süslemeli çok sayıdaki sütun başlığı ve kemer taşları gibi mimari parçalar caminin kalıntıları arasındadır.
Harran höyüğü
HARRAN HÖYÜĞÜ
Tel İbrahim-İbrahim Tepesi
1885 tarihli Halep salnamesinde bu tepe Tel İbrahim diye adlandırılır.
Harran kentinin ortasında yer alan höyükte, ilk arkeolojik araştırmalara 1951 yılında Türk İngiliz ortak çalışmalarıyla başlanılmıştır. O tarihten 1983 yılına kadar bu tarihi kente ilgisiz kalınmıştır.
HARRAN KAZILARI
1983 yılında Arkeolog Dr. Nurettin Yardımcı başkanlığında kazılar yeniden başlamıştır. Önce kale ve çevresi temizlenmiştir. Burada Emevi, Eyyubi ve Selçukluların ait seramik ve sikkeler bulunmuştur. Firdevs (Ulu) Camii ve çevresi temizlenmiş ve Babil Kralı Nabonid' e ait bir stel bulunmuştur. Diğer bir buluntu ise birçok adak kitabesinden birisidir. Kral Nabonid (M.Ö. 555-539) Sin Mabedinin yapılışı ile ilgili kitabedir. Ayrıca çok sayıda eski ve orta tunç çağına ait pişmiş toprak figürler, taş ağırlıklar, öğütme taşları ve bronz eserler bulunmuştur.
İslami devirlere ait sikkeler, çok kaliteli sırlı ve boyalı seramikler de bulunmuştur
7. yy.'dan 13. yy.'la kadar olan islami devirlere ait yapılardaki açmalarda ise; dar sokaklar bitişik nizamlı avlulu evler ile kent kalıntısına ulaşılmıştır. Hemen her evdeki su kuyuları, kanalizasyon sistemleri, basamaklı ve kapak taşlı tuvaletler, banyo odaları, değirmenleri, zahire depoları ile düzenli ve ihtişamlı bir şehir ve mimari ile karşılaşılmıştır.

Hayat-el harrani hazretleri
ŞEYH HAYAT-EL HARRANİ
Şeyh Hayat-el Harrani 12. yüzyılda yaşamış İslam veli ve alimlerindendir. Sağlığında kendisini bir çok hükümdar ve komutan ziyaret etmiştir. M.S. 1185 tarihinde Harran'da vefat edince türbesi 1195 tarihinde Harran surlarının kuzeybatı dışarısındaki mezarlığa inşa edilmiştir. Türbe çok sayıda ziyaretçi çekmektedir. Hz. İbrahim'in babası Azer'in de buraya defnedildiği söylenmektedir.
ÖREN YERLERİ
Aynı yol güzergahında bulunan ve bir günlük tuda igezi1mesi mümkün olan Harran, Han-el Bağrur, Şuayb Şehri, Soğmatar Harabeleri ve Eyyüb Nebi Köyü Urfa'daki ören yerlerinin en önemlileridir.
Bazda mağaraları
Bazda Mağaraları
Harran-Han el-Ba’rür yolunun 15. ve 16. km.’lerinde, yolun solunda ve sağındaki dağlarda tarihi taş ocakları bulunmaktadır. Bunlardan 16. km.’de, yolun sağındaki köy içersinde “Bazda”, “Albazdu”, “Elbazde” yada “Bozdağ” Mağarları adıyla anılan iki taş ocağı görülmeye değer özellikler taşımaktadır. Çevredeki Harran, Şuayb Şehri ve Han el-Ba’rür yapıları için yüzlerce sene taş alınması neticesinde her iki mağara çok sayıda meydan, tünel ve galeriler meydana gelmiştir. Bunlardan bilhassa büyük olanı, yer yer iki katlı bir şekilde oyulmuş ve yükseklikleri 10-15 metreye varan ayaklar bırakılarak ortada meydanlar oluşturulmuştur. Ayrıca uzun galeri ve tünellerle dağın çeşitli yönlerine doğru çıkışlar sağlanmıştır.
Çok geniş bir alana yayılan dağın dış cephelerinde taş kesilmesi nedeniyle büyük oyuklar meydana gelmiştir. Anadolu’nun belki de en büyük en gizemli ve gezilmeye değer bu tarihi taş ocağının belli bölümlerinin 1250 yılında “Abdurrahman el-Hakkâri”, “Muhammed İbni Bakır”, “Muhammed el-Uzzar” gibi şahıslar tarafından işletildiği, kayalara yazılmış Arapça kitabelerden anlaşılmaktadır
Han-el bağrur kervansarayı
HAN-EL BA'RÜR KERVANSARAYI
Selçuklu dönemine ait olan bu kervansaray Harran ören yerinin 20 km doğusundaki Göktaş köyünde bulunmaktadır. Yolu şose Olup, otomobil ve otobüsle gidilebilir.
Kervansaray’ın kuzey cephesindeki portal kitabesinde 1128-1129 tarihinde EI Hac Hüsameddin Ali Bey İmad Bin İsa tarafından yaptırıldığı yazılıdır.
Ticaret kervanlarının konaklaması için inşa edilmiş olan Han-el Barür klasik Selçuklu kervansarayları planındadır. Kervansaray’a giriş kuzey cephesindeki anıtsal portaldan olmaktadır. Giriş eyvanının sağında mescit, solunda muhafız odası bulunur. Kare avlunun etrafı ahırlar, kışlık ve yazlık odalarla çevrilmiştir. Kuzey batı köşesinde ise hamam bulunmaktadır.
Düzgün kesme taşlardan bir kale görünümünde inşa edilmiş olan bu tarihi yapı günümüzde harab bir durumdadır. Ancak bir bölümü ŞURKAV tarafından restore edilmiş ve mescidi de ibadete açılmıştır.
ŞUAYB ŞEHRİ HARABELERİ
Harran’a 45 km, Han-el Ba’rür Kervansarayına 25 km mesafede tarihi bir kent kalıntısıdır. Yolu şosedir, otobüsle gidilebilir.
Buradaki yüzlerce kaya mezarı üzerine kesme taşlardan yapılar inşa edilmiştir. Bu yapıların bazı duvar ve temel kalıntıları günümüze kadar gelebilmiştir. Oldukça geniş bir alana yayılan bu tarihi kentin etrafı yer yer izleri görülebilen surlarla çevrilidir.
Şuayb Şehri harabeleri arasında bir mağara ev, Şuayb Peygamberin makamı olarak çok sayıda ziyaretçi çekmektedir.
sogmatar
SOĞMATAR HARABELERİ
Harran’a 60 km, Şuayb Şehri’ne 15 km uzaklıktadır. Yolu şosedir. Otomobil ve otobüsle gidilebilir. Soğmatar’da bir höyük ve bunun üzerinde MS II. Yüzyıla ait kalenin duvar ve burç kalıntıları ile köy içerisinde tapınak kalıntıları bulunmaktadır.
Kökü Harran Sin kültürüne dayanan Sabiizmin ve baştanrı Marilaha’nın kültür merkezi olduğu bilinen Soğmatar ören yerinin en önemli kalıntısı baştanrı ve mukaddes gezegenlere ibadet edilerek kurban kesilen açık hava mabedidir.Kayadan oyma diğer bir mağara mabedin duvarlarında o dönemden kalma yazılar ve gezegenleri tasvir eden insan rölyefleri bulunmaktadır. Ayrıca kalenin batısında bulunan açık hava mabedi üzerindeki kayalarda tanrıları tasvir eden insan rölyefleri ve yazıları işlenmiştir.
soğmatar
Birecik Kalesi
Birecik ilçe merkezinde yer alan Kale, Fırat nehrinin doğu yamacında doğal, sert kalker kayalık tepe üzerine kurulmuştur. Kalenin ilk inşa tarihi hakkında farklı görüşler vardır. Üzerinde inşa edildiği beyaz kalker tepeden dolayı Beyaz Kale (Kale’t’ül Beyza/Beyıaz Kale denilen yapı 13. yüzyılda inşa edilmiştir. Birecik kalesi, Romalılar (M.O.3o- M.S.395) Franklar (MS 1098- 1150) Memluklar dönemi (1277-1484) olmak üzere üç defa onarım görmüştür.
-
-
Halfeti,rumkale
Rumkale
Tarihî Rumkale şehrinin MÖ: 855'te Asur kralı Salmanasar III tarafından kurulduğu zikredilmektedir. Şehir İslâmiyet öncesi dönemde olduğu gibi İslâmî dönemde de önemli rol oynamıştır.
Güneydoğu Anadolu erken dönemde Müslümanların eline geçmesine rağmen Rumkale stratejik konumundan dolayı 1292 yılına kadar Müslüman toprakları içerisinde fethedilemeyen bir yer olarak kaldı. Bu stratejik konumu kale hakimiyetine dayalı bir idare anlayışı benimseyen Mısır Memlûkları tarafından kullanılarak bu devletin kuzey sınırlarının bir üssü haline getirildi. Ancak bu stratejik konum Suriye merkezli iç muhalefetin de bir dayanağı oldu.
Bu çerçevede kendisini sultan ilân eden Memluk komutanlarından Çekem bu şehre de hâkim olmuş ve bugünkü Halfeti ilçesinin Çekem mahallesi (eski köy) ismi onun hatırası olarak kalmıştır. Ancak Rumkale (Halfeti)'deki Memlûk izleri Çekem ismi ile sınırlı olmayıp Birecik Baraj gölü altında kalan birçok eser vardır.
Sene Mağara (Senem Mağara-Sanem Mağara)
Soğmatar'ın 1 km. kuzeyinde yeral, Büyük Sene Mağa Köyü'ndeki mevc mimari kalıntılar i kayadan oyma yapıl burasının Hristiyaı lığın ilk yüzyıllarını önemli bir merkez olduğunu göstermektedir. |